ZİKİR İLE NEFİS TERBİYESİ

Nefis terbiyesi; her müminin, ölene kadar yapacağı en mühim va­zifelerinden biridir. Bu da kulun gizli açık bütün haramları terk ederek takva dairesinde sürekli Allah’a itaat etmesidir. Bunun anlamı, insanın kâmil olmasıdır. Kâmil olmak ise ciddi bir manevî terbiyenin sonucu elde edilecek bir saadettir. Yüce Allah, her mümini bu saadete davet etmiştir.

Tasavvuf, manevî terbiye okuludur. Bu terbiye kâmil bir mürşidin nazarında ve nezaretinde gerçekleşir. Nefis terbiyesiyle kötü sıfatlar Rabbülâlemin’in istediği şekilde güzelleşir.
“ümmet” adıyla bu İlâhî lütfa mazhar etmişlerdir. Peygamberlerin vefat-larından sonra ise insanoğluna bu kemalat dersini, bu şerefli vazifeyi, kâmil zatlar “peygamber vârisi” olarak üstlenmişlerdir.
Yüce Allah, insanoğlunda nefsi yaratıp şekil verdikten ve onun özelliklerini Kur’ân-ı Kerîm’de beyan ettikten sonra kasemle ferman buyurmuştur:
“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygu¬sunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems 91/7-9)
Nefsini ıslah etmeyip, içindeki güzel insan özelliklerini kemal seviyesine çıkarmayan kimse için de Rabbimiz Teâlâ beyan buyurmuş:
“Onu kötülüklere gömüp kirleten kimse de ziyana uğramıştır” (Şems 91/10)
İşte Tasavvufta ve Nefis Terbiyesi insanın zarara uğramadan nefsini ıslah etmesinin yolu, Kur’an, hadis-i şerifler ve Allah dostlarının hayatıyla ele alınıyor.
Yüce Allah, insanoğlunda nefsi yaratıp şekil verdikten ve onun özelliklerini Kur’ân-ı Kerîm’de beyan ettikten sonra kasemle ferman buyurmuştur:
“Nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirip ona kötülük duygusunu ve takvasını (kötülükten sakınma yeteneğini) ilham edene andolsun ki, nefsini arındıran kurtuluşa ermiştir” (Şems 91/7-9)
Unutmamak gerekir ki, insanoğlu en şerefli varlıktır. Şerefi de nefsini kemale erdirmesiyle değer bulmaktadır. Rabbimiz Teâlâ’nın kasemle beyan ettiği hükmü her zaman bâkidir:
“Biz, insanı en güzel şekilde yarattık” (Tîn 95/4).
Bu imtihan dünyasında, nefsiyle mücadele eden insan ne güzel in-sandır. Kazanılan her mücadele, yapılan her ibadet, vazgeçilen her kötülük, uzak durulan her haram nefis için manevi bir terakki basamağıdır. Günah kirlerinden temizlenme yoludur. Rabb’e yükselen rıza makamındaki nefistir. Bu makamda nefis, yüce Allah’ın takdir ettiği her şeye razı olmuş ve böylelikle Rabb’inin rızasını kazanmıştır. İşte bu nefse Rabbimiz Teâlâ meâlen şöyle hitap eder:
patterns_vintage_fabric_background_frame_72879_3840x1200
“Ey huzura kavuşmuş nefis! Sen O’ndan hoşnut, O da senden razı olarak Rabb’ine dön. (Seçkin) kullarım arasına katıl ve cennetime gir!” (Fecr 89/27-30)
Allah Teâlâ murad-ı İlâhî üzere ruhlarımızı yaratırken, dünyaya ge-leceğimiz zamanı da tayin etmişti. Kimin, kimden ne suretle meydana geleceği belliydi. Bizim nasibimize bu asırda yaşamak düştü. Bu asrın çetin zulümleri karşısında dünyaya gelmiş bulunuyoruz.
Hepimiz yüce Allah’ın vahdâniyyetini (birliğini) tanıdık ve bildik hamd olsun… Rabbimizin,
“Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” hitabına, “Evet, şahit olduk (ki Rabbimiz’sin)” (A’râf: 7/12) dedik.
Fakat bu verdiğimiz sözü, bu dünya âlemine gelince unutuverdik. Bu unutkanlık bütün manevi hastalıklarımızın da sebebi oldu. İşimiz noksan, amelimiz de nâkıs kaldı. Bizden daha kâmil zatları bulduk ama bu noksanlığımız yüzünden onlarla beraberliğimiz az oldu. Sohbetlerinde sabitkadem olamadık.
Evet, dünyaya geldikten sonra verdiğimiz sözü unuttuk. Allah Teâlâ, bize kitaplar ve peygamberler gönderdi ki bu vermiş olduğumuz sözü hatırlamamızı murad etti. Peygamberlerin hepsi de yüce Allah’ın emir ve yasaklarını kullarına hatırlattı, öğretti, anlattı ve yaşattı.
İşte bu murad-ı İlâhîye uygun olması için insanın manevi hastalıklardan tedaviye, manevi olarak. İrşada ihtiyacı vardır. Burada manevi terbiyeden maksat bilgisizlikten, dünyanın kötülüklerinden, arkadaşların noksanlığından, nefsimizin çirkinliklerinden, içimizde dönüp dolaşan şeytandan, bilip bilemediğimiz her türlü düşmandan ve fena huylardan kurtulmaktır.
İnsanoğlu, bu dünya hayatında çok farklı haller içinde yaşar. Zamanla çeşitli görüş ve fikir değişiklikleri, şüphe ve tereddütleri, itirazları meydana gelir. İnsanın bu özellikleri Kur’ân-ı Kerîm’de açıklanmıştır :
And olsun ki, nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyan etmiştir.” (Şems 91/1-10)
Şu vücut âleminde adına nefs-i emmâre denilen ve her zaman da kötülüğü emreden nefis, yüce Allah’ın emir ve yasaklarını hiç anlamaz. Çünkü onun anlama gibi bir kabiliyeti yoktur. O, bu haliyle de elbette yaratılmışların en cahili, bilgisizlerin en katısıdır. Nefis, sahibiyle kabirde, sıratta, cehennemde beraber olacak ve İlâhî hükümlerin hesabına ortak edilecektir. Bu nasıl ortaklıktır ve nasıl dostluktur ki daima insanın kötülüğünü istiyor?
Bu yüzden kötülüğü her daim emreden bu nefis, isyandan itaate, dalâletten imana, hatadan tövbeye gelmedikçe bize zarar vermektedir. Onun terbiye edilmesi gerekir. Onun terbiyesi çok zordur. Herkes bunu yapamaz. Cahile laf anlatmak, deveye hendek atlatmaktan zordur. Bu nefis cahildir dedik; ancak onun lisanından anlayan muhakkak vardır. İşte peygamberler, kullara bunu öğretirler. Yani imanı kemale eren mümin, nefsini de ıslah etmiş olur. Demek ki nefsin dilinden anlamak iman eden bir kalple gerçekleşiyor. Şu halde insanoğlu ya iman eden bir kalbe sahip oluyor veya nefs-i emmâresine mağlup oluyor…

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir