Tasavvuf’ta Fenafillâh Makamı

“Fenâ”

lûgaten yokluk, hiçlik demektir. Tasavvufta ise, kulun fiilini görmemesi hâlidir. Kulun kendi şahsî irâde ve arzusuna göre değil, Allâh’ın irâde ve isteğine göre hareket etmesi; kendi irâdesini, Allâh’ın irâdesinde fâni kılması, yok etmesidir. “Fenâ fillâh”, Allah’ta fâni olmak; kulun, beşerî vasıflardan ve kötü arzulardan sıyrılıp İlâhî vasıflarla donanmasıdır.
İmâm-ı A‘zam-ı Kûfî (rh.), bir münâcatında şöyle demiştir:
“Sübhâneke mâ abednâke hakka ibâdetike ve lâkin arafnâke hakka ma‘rifetike.”
Meâli: “Allâh’ım! Seni noksan sıfatlardan tenzîh, kemâl sıfatlarla tavsîf ederim. Sana hakkıyla ibâdet edemedik; lâkin, hakîki ma‘rifetle sana karşı irfan sahibi olduk.”
Burada ibâdeti hakkıyla edâ edemeyişin mânâsı açıktır. Ona, lâyıkıyla ibâdet yapılamayacağını herkes bilir. Ma‘rifetin hakkıyla elde edilmesi ise ancak, “Onun (benzeri olmak şöyle dursun) benzeri gibisi dahi yoktur” ünvânı ile onu anlamaya bağlıdır. Yani bu ifade, Allah Teâlâ’nın hiçbir şeye benzemediğini, hiçbir yoldan tam olarak tanınamayacağını iyi anladık, demektir. Zira Allâh’ın zâtında ilme, şühûda ve ma‘rifete aslâ yol yoktur. Ayrıca yanlış anlaşılmamalıdır ki, Cenâb-ı Hakk’ı sıradan herkes böyle –Hz. İmâm’ın ma‘rifeti gibi de– tanıyamaz. Ma‘rifet (tanımak) başkadır, ilim (bilmek) başkadır. Herkes ilim sahibi olabilir, ma‘rifet ise yukarıda da ifade edildiği üzere, fenâ mertebesi ile şereflenenlerde bulunur. ( el-Mektûbât, İmâm-ı Rabbânî, 1, 38.)
Salik nefs-i sâfiyeye gelince, eğer kabiliyetli ise yedi gök tabakasını, sekiz cenneti geçer. Cenab-ı Zül-Celal Hazretlerinin zatında değil, sıfatlarında fani olur. Bütün kâinatta zerre zerre kendini görür.
Yiyen de, içen de, tozan da, O olur. Hallacı Mansur’un: “Ene’l-Hakk” demesi Beyazid-i Bistami’nin “Cübbemin altında Allah var” dediği bundandır. Yani bir tür şaşkınlık hali belirir. Buna da Fenafillâh denir.
Salikin Allah-ü Teâlâ’ya olan seyrinde, nefsi sâfiyye makamına geldiği zaman, artık sülûkün sonuna doğru varması söz konusudur. Bu zamana kadar elde edilen tecrübeler ve manevi dereceler, artık onda bir makam halini alır. Nefis her zaman isyan bayrağını çekip itiraz etse de, sultani ruh yükselip, Emir Âlemindeki Hakk Teâlâ’nın “Kün!” yani “Ol!” emri ile meydana getirdiği menziline kavuştuğunda, bu defa o da oraya ulaşarak, yaradılış gereği olarak Hakk ile hükmetmeye başlar. Artık kişi için geri dönüş yoktur. Nihayet Hakk Teâlâ’nın, kişinin durumuna göre kuluyla yakınlık kurması artık söz konusudur.
Bunun için: ‘Fani olan bir kimse için hiçbir korku yoktur’ denilir. Neden korksun ki? Zira Hakk Teâlâ’ya ulaşan, O’ndan başka şeyle huzur bulamaz. O’ndan her ne gelirse gelsin, O zâtın nazarında birdir.
Evet, gönül huzurunu Allah-ü Teâlâ ile elde eden zâtlar, bu makamda âlemde bulunan her şeyin Allah’ın irade, fiil ve sıfatları ile meydana geldiğini görür. Bu defa bu konuyu beşer lügati anlatmadığı için, zaman zaman çelişkiye düşer. Bazıları tıpkı bir sarhoş üslubuyla hareket ederek, bir takım acayip davranışlar sergileyebilirler.
Bunlara Tasavvuf’ta “ŞATHİYYE” veya “ŞATAHAT” denilir.
Şatahat: Salikin feyiz ve istiğrak anında kendinden geçerek, elinde olmaksızın söylediği muvazenesiz sözler demektir. Bu sözün zahirine bakıldığında, Şeriat’a aykırı olduğu görülür. Ancak salik kendisine geldiği zaman, bu sözleri ne kabul eder ve ne de bu sözün peşine düşer. Çünkü o sözleri söylediği anda, Rabbi ile beraber olmanın zevki içerisinde, elinde olmadan şevk ve neşe içerisindedir.
Nasıl ki insan çok sevdiği bir kimseyi gördüğü anda heyecanlanır ve ne yaptığını bilmezse, salik de öyledir.

Bir kıssada şöyle naklederler ki:

Bir adamın çölde giderken üzerinde yiyeceği ve içeceği bulunan devesi kaçar. Adam tam devesinden ümidini kestiği bir anda, bir ağacın gölgesi altında gölgelenirken, Allah-ü Teâlâ adamın devesini buldurur. Adam bakar ki yiyeceği de, içeceği de devesinde duruyor. O anda sevinç ve heyecanın birbirine karışması neticesinde dilinden şu sözler dökülür:
“Allah’ım! Sen benim kulumsun, ben de Senin Rabb’inim.” bu hadiseye göre bazı hal ehli kimselerin, bu makamda kendinden geçerek söyledikleri sözler sebebi ile mazur görüleceğini belirtmişlerdir.
Hulasa; Beyazid-i Bistami, Hallac-ı Mansur gibi, sufiyyenin önde gelenleri tarafından söylenen sözlerin, birer şathiyat olduğu kabul edilerek, Onların bu gibi sözlerini mazur görmek gerektiğini belirtmişlerdir. Sonuç olarak; Fenafillâh makamı, salikin Rabbi hakkında bilgisinin netlik kazandığı, Allah’ın sıfat ve fiillerindeki sırlara vakıf olduğu, bu makamda iken yarı sarhoş bir halde bulunduğu ve hepsinden önemlisi de, salikin kendi iradesinden sıyrılıp, Rabb’inin iradesine tam olarak teslim olduğu makamdır.

Yunus Emre’m Kamil oldu imanın
Hz. Hakk’a vasıl oldu bu canın
La Mekân Şehri’dir Senin mekânın
Fenafillâh olduk Elhamdülillah

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir