Tarikatlar islama ne şekilde hizmet vermiştir?

Tarikatların en belirgin hizmetleri iki noktada yoğunlaşmıştır.
1-İslâm’ı yaymak,
2- Ferdî, ruhsal yönden terbiye etmek.

Dünyayı gaye edinmeden ve ücretlerini Allah’tan bekleyerek, tebliğ ve tebşir faaliyetlerini seve seve yürüten tarikat ehlinin yaşadıkları devirlerde insanlar üzerindeki tesirlerini tarih boyunca görmek mümkündür.
Afrika, Hindistan, Cava, Malezya gibi adalarda, İspanya, Çin, Balkanlar ve Avrupa’nın muhtelif yerlerinde İslâm’ın yayılışı hep mütevazi Allah dostlarının gönül fetihleriyle gerçekleşmiştir.
İslâmın ilk devirlerinde bütün diğer dînî ilim, hadis, fıkıh vs. gibi tasavvuf ilmi de müstakil bir ilim olmayıp Kur’an ve Hadis’in içinde bulunuyordu, islam’ın kısa zamanda geniş bir sahaya yayılması, bu dine kimselerin eski inançlarını hemen söküp atamaları, felsefî fikirlerin münâkaşa zemini bulması siyâsî merkeziyetin zaafa uğraması, halkın bir bölümünü bu başdöndürücü, zihinleri bulandırıcı ve ruhu daraltıcı ha-vadan kaçıp zâhidâne bir hayat yaşamaya şevketti. İşte bu de safiyetini muhafaza edebilen bazı İslâm büyükleri ‘ında, halk kümelenmeye başladı. Neticede bu topluluklar zamanla tarîkat adıyla yâd edilir oldu.
Bugünkü manâdaki teşkilâtıyla ilk tarikatlar, Abdulkadir Geylânî (261/1166) ve Ahmed-er Rîfâî (Ö.575/1179)’nin kurduklarıdır.
Tarîkatın mezhebden farkı, tarîkatın tasavvufî, mezheb, fıkhî ve i’tikadî oluşundadır. Tarîkat mensupları ayrıca bir mezhebe de mensupturlar. Nitekim sünnî tarîkatler, mezheplere bağlıdır.
Tarikat prensipleri kitap ve sünnetten alınmış olup şer’î yükümlülüklerin ardından icrâ olunur. Mürîdin şeyhine \ ashâbın Peygamberimiz’e (s.a.s.) “bey’at-i rıdvandaki ‘ bey’atından alınmadır. Hem bey’at-ı rıdvanı, hem elest bezmi”ndeki muâhedeyi tazelemektir.
Tarikatların ortaya çıkış ve yayılışında, mânevî ve olmak üzere iki esastan bahsedilir.
Bunlardan mânevî olanı, İslâm dininin yapısıdır. Kur’an ve sünnetin özünde bulunan; ashâb ve diğer zâhidlerin hayatlarında görülen zühdî, rûhî ve mânevî eğilimdir. Toplumların tasavvuf ve rûhî hayata yönelik yaşayışının zamanla halk kitlelerine mal olması ve her sınıf insanın bu yola ile başlamasıdır.
Peygamber (s.a.s.)’e kesiksiz bir silsile ile bağlayan intisab eden sâlike şeyhi, “mânevî himmet” verir, cemaat olmanın mânevî tesiri ile “Mü’min mü’minin aynasıdır.” hadis-i şerifi “ gereği saliklerin güzel halleri birbirine yansıyarak mânevî bir etkileşim meydana gelir.
Tarîkat ve tekke eğitiminde, mânevî tesiri artırm cıyla, şeyh ve ihvandan oluşan tarîkat topluluğu, âile fedleri gibi değerlendirilir. Şeyh, mürîdlerinin babası makamındadır. Mürîdler de birbirlerine “ihvân” diye hitab kendilerini mânevî babanın evlâdı kardeşler olarak görürler. Aslında bu anlayış, genel anlamda İslâm için de geçerlidir. Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.) “Ben size babanız menzilesindeyim ve size öğretirim.” buyurduğu gibi, Hz.Peygamber’in eşleri için Kur’an’da: “Onlar, mü’minlerin anneleridir.”(ahzab/6) buyurulur. Yine ümmet ferdleri, Kur’an lisanıyla birbirinin kardeşleridir.(hucurat/10)
İslam’ın, kısa bir zamanda yeryüzünün çok farklı coğrafyalarında yayılmasının, elbette çok önemli sebepleri vardır. Bu sebep ve amiller, bizzat İslam’ın ana ilkelerinin, insan fıtratına uyumundan kaynaklanmaktadır.
İslam düşmanlarının iddia ettikleri gibi İslam, yeryüzünde zorla veya tahakkümle değil; adalet, hoşgörü ve merhametle yayıldı.
Her şeyden önce, biz şuna inanıyoruz, İslam, fıtrat dinidir. İnsanlar İslam’ın hakikatiyle özgürlük ve asaletlerini buldular ve bulmaya da devam ediyorlar.
Fethedilen yerlerde, insanlar Müslümanların gelip kendi memleketlerine hâkim olmalarını istemekle beraber, Müslüman olmamış ve sadece İslam’ın teb’ası olarak kalmışlardır. Bu da bize şunu gösteriyor, insanlar İslam’ın hâkimiyetinde, kendi iç âlemlerindeki inancı yaşayabilme olanağını özgürce bulduğu gibi, sosyal hayatta da adaletli ve huzurlu bir toplum hayatı yaşayabiliyorlardı.
Bu gün “İslam coğrafyasında bulunan kilise ve havraların çoğu, İslam uygarlığı döneminde inşa edilmiştir. Müslümanlar gittikleri memleketlere, adaleti aydınlanmayı ve değişimi taşıdılar.
Hiçbir kavmin ne geleneğine nede inancına karışılmamıştır. Bunda bütün tarihçiler ittifak halindedir.
Tarih boyunca Müslümanlar, sadece fethettikleri topraklarda iki geleneğe müdahale etmiştir. Birincisi; Mısır’da her yıl Nil’in gazabından korunmak için güzel bir kızı süsler, altın takılar takılır ve gelinliğiyle Nil’e atılırdı. İkincisi; Hindistan’da ölen erkek eşle beraber, hanımı da diri diri yanına gömülürdü veya yakılırdı. İslam, insan hayatıyla alakalı olduğu için sadece bu iki geleneğe müdahale etmiştir. Müslümanların bu insani yönleri kulaktan kulağa yayılınca, insanlar zaman zaman onlara teba olmak için çağrıda bulunmuşlardır.
Mesela, Tus şehrinin fethi çok ilginçtir. Altı ay muhasara altında tutulan şehre bir türlü girilemiyordu. Ta ki surlardan atılan bir ok, İslam komutanı Ebu Ubeyde bin Cerrah’ın önüne düşene kadar. Ebu Ubeyde okun ucunda bulunan nota bakar. Notta aynen şöyle yazılmıştır. “Biz sizin kaleyi fethetmenizi istiyoruz ama dinimizi de değiştirmeyeceğiz. Biz sizin adalet, eşitlik ve insan severliğinize güveniyoruz ve size teba olmak istiyoruz. Ne olursunuz bizi bu zalimlerden kurtarın!”
Daha sonra Tus şehri, yapılan işbirliği ile fethedilmiş ve insanlar, inanç ve geleneklerinde serbest bırakılmıştır. Ancak, uzun bir zaman sonra, bu insanların çoğu kendiliğinden Müslüman olmuştur.
İslam’ın yayılış tarihi işte böyle birbirinden ilginç olaylarla doludur.
Gezgin ‘Baba Dervişler
Mutasavvıflar, sade, yalın, halk düzeyindeki tebliğleriyle, İslâm’ın yayılmasında büyük bir rol oynamışlardır. Bunun en belirgin örneği Hindistan, Endonezya ve Afrika kıtası olmuştur.
İslâm, Endonezya’da tüccarlar aracılığıyla yayılmıştır. Ancak halk arasındaki yaygın inanç, İslâm’ın bu ülkede, 15. yüzyılda yaşayan dokuz veli ya da zahid tarafından yayıldığı yolundadır.
İslâm tarihi, İslâm inancının Hindistan’da, Kuzey Afrika ve daha birçok bölgede, barışçı yollarla yayılmasında, tasavvufun oynadığı önemli rolü gösteren örneklerle doludur.
Kıta Hindistan’ında İslâm’ın yayılmasındaki en etkili faktör, Müslüman veli ve mutasavvıfların, ülkeye yaptıkları ağırbaşlı tebliğ eylemi olmuştur. Bunlar, hoşgörü ve alçak gönüllülükle aşağı tabakadan insanların arasına karışmış, Müslümanların arasındaki kardeşlik ahlakını bu insanların gözünde, katı Kast Sistemi kâbusuna karşı güven dolu, mutlu bir sığınak durumuna getirmişlerdir.
İlk olarak Hindistan’a ayak basan seyyah sûfi ve müslüman tacirlerin, buralarda hüsnü kabul görmüş olduklarını görürüz. Hatta bu sûfilerden birisinin etkisi altında, Kuzey Hindistan’daki Raca’lardan (vali) birisi, Kur’an-ı Kerimi Hintçeye çevirtmiştir.
Bu ilk sûfi tebliğ ordusunun arasında, meşhur mutasavvıf Huseyn b. Hallâc el-Mansur’u da görürüz. Hallâc, 905 tarihinde bir gemiye binip Gucerat’i, oradan Sind’i oradan İndus Vadisi’ni, daha sonra Horasan, Türkistan ve Turfan’ı dolaşarak, puta tapanları İslam’a çağırmıştır. Bugün bile onun eliyle İslam’a giren Hind müslümanlar ‘Mansûri’ lakabıyla anılmaktadır.
Hind yarımadasına, ilk devirlerden itibaren gelen sûfilerden Ebu Meş’ar es-Sindi’yi ve hizmetlerini de unutmamak gerekir.
Hiç bir zorlama olmaksızın, “Lâ ikrâhe fi’d-dîn” (Dinde zorlama yoktur) temel Kur’ânî kuralını tam anlamıyla uygulayarak, bu yarımadada İslam’ın yayılmasına vesile olmuşlardır.
Yukarıda sözü edildiği gibi Hindistan’da İslâm’ın yayılmasını ve derinleşmesini sağlayan tasavvuf, tefekkür ve zühde fazlasıyla eğilimli Hindu zihniyetine hitap edebilmek için gereken rafine niteliklerin, manevi donanımların hepsini taşıyordu. Sûfi tebliğcilerin şiarı şuydu: ‘Sulh el-Kûl’, yani herkesle, her şeyle barış; herkesi, her şeyi kuşatan barış.
Sûfiler, İslâm ülkelerinin hemen her yanında, özellikle güvenlik içindeki sınır bölgelerinde, fiilen tebliğ etkinliklerine katılmışlardır.

İslâm dünyasının coğrafi olarak belli bazı bölgelerinde, İslâm’ın başlıca yayılma aracı, münhasıran tasavvufi çabalar olmuştur. Hatta İslam’ın hâkim olduğu bölgelerde, bidat ve hurafelere karşı en etkili mücadeleyi yine tasavvuf ehli vermiştir. İmamı Rabbani’nin (kuddise sırruhu) Ekber Şah’a karşı, hayatı pahasına verdiği mücadele, İslam ümmeti tarafından unutulmamıştır.

Nurani silsilenin 13. asırdaki halkası ve asrının müceddidi; zahiri ve batınî ilimlerdeki derinlik ve istikameti nedeniyle ‘zülcenaheyn’ (iki kanatlı) olarak ün yapmış Mevlana Halidi Bağdâdî (kuddise sırruhu)’nun, Ortadoğu’daki irşat ve manevi fütuhatlarının izleri, hala çok yakından hissedilmektedir.
Afrika’da ise Berberilerin arasında, özellikle tasavvufi İslâmi hareket etkili olmuştur. Çünkü bir Berberi için Şeyh, olağan üstü güçlere sahip olduğuna inanılan ’kutsal kişi’den başka biri değildi. Kolaylıkla bu yeni anlayış ve kültüre adapte olabildiler.
İslam’ın tasavvufi yüzü, Hıristiyanlar arasında da mühtediler çekmeyi başarmıştır.
Afrika’nın birçok bölgesinde, İslâm’ın gündemde kalmasını Ticaniye ve Kadiriye bağlılarının çabaları sağlamıştır. Emir Ganiye Tarikatı da İslâm’ın daha uzaklara ulaşmasında önemli çabalar göstermiştir.
Maveraünnehir halkı olan Türk kabilelerin Müslüman olmasında, daha çok tasavvufun aracı rol oynadığını söylemek mümkündür. Türkler arasında tasavvufun nüfuzu, kaynaklara bağlı selefi İslâm’dan daha büyük olmuştur.
Özellikle Orta Doğu’da kök salan Nakşî-Halidîler, gittikleri her yerde, medreselerle eş zamanlı olarak tekke ve zaviyeler kurulmuş ve genellikle her iki kampa mensup önderler, İslâm’ın ve onun ilkelerini yaymak konusunda işbirliği içinde çaba göstermişlerdir. Medresenin, yönetimin ve siyasi iktidarın yanında yer aldığı kimi ülkelerde ve dönemlerde dahi, mutasavvıf tebliğciler öne çıkmış, halkın arasında İslâmi tebliğ eyleminin yönlendiricisi olmuşlardır.
Sûfi hareket ve tarikatlar, her zaman tebliğci bir öze sahip olmuşlardır. Sûfiler tebliğ görevi için her zaman hazırdılar. Ve onlar için Müslüman olmayanların arasına teklifsizce, rahat ve sıkıntısız bir biçimde girmek çok kolay bir şeydir.
Orta Asya’da, Hindistan, Endonezya ve Afrika’da İslâm yayılışının ikinci büyük dalgası sırasında da ihtida eylemlerinin büyük bir bölümü sûfi ihvanınca gerçekleştirilmiştir. İslâm’ın, Moğol istilasının dehşet verici yıkımı karşısında ayakta kalabilmesini sağlayan güç, kaynaklara bağlı selefi İslâm’dan çok, tasavvufun gördüğü büyük rağbet ve verdiği moraldir.

Kara Kıtanın Müslüman Oluşu :
Yüzyıllarca bu büyük kıta, Müslümanlara Bilal-i Habeşi (radiyallahu anhu) gibi yüksek bir ideali hatırlatmışken, sömürgeci batılılar ise maden yataklarına ilgi duydular.

Afrika, Batı için “maden yatağı” iken, Müslümanlar için gönüllerin sükûnete kavuştuğu bir güzel kıtaydı. İslam kara kıtaya, Müslüman tarikatlar vasıtasıyla girmiş ve inanılmaz bir hızla yaygınlaşmıştı.
1890’lı yıllarda, Kuzey Afrika ülkelerinde sosyolojik-etnolojik çalışmalar yapan iki Fransız, Cezayir’de tespit edebildikleri sûfi tarikatlar ve müntesip müritlerin 300 bin civarında olduğu bilgisini veriyorlardı. Nüfusu 2 milyonu geçmeyen bir ülkede, 300 bine yaklaşan tarikat bağlısı, o ülkede tasavvufun ileri seviyede yaygın ve etkin oluşunun göstergesiydi.
Libya’nın işgali sırasında, Şeyh Ömer Muhtar, yaklaşık 20 yıl, şanlı bir direnişe liderlik yapmış bir tarikat şeyhidir. Cezayir kurtuluş mücadelesinin sembol ismi Emir Şeyh Abdulkadir de bir mutasavvıf idi.
Afrika’nın İslam’ın yayılışına sahne oluşunda, birçok önemli kilometre taşı vardır ama bunlardan en ilginci, bir tasavvuf akımının devlet olmasıdır. İslam’ı yaymak ve müdafaa etmek üzere canlarını fedaya hazır olan ve sınırlarda bekleyen dervişlere Murabıt deniliyordu.
Dervişler, sınır boylarında, Allah rızası için ‘Ribat’ denilen kuvvetli kaleler kurarlardı. Bu dervişler ‘murabıtlar’ olarak biliniyorlardı. Bunlar, 1056 yılında, Kuzey Afrika’da devletleşmişlerdi. İlk kuruluş döneminde Murabıtlar, Sahra’nın aşağı taraflarına, Nijer yahut Senegal nehri kıyısına veya Moritanya’nın sahil kesimlerinde Levrier Körfezi’ne ilk ‘Ribat’ı kurdular. Buradaki dervişlerin hayatı, son derece takva ve salih amellerle süslenmişti.
Mezhepleri Maliki olan bu sûfiler, şeyhleri Abdullah b. Yasin (rahimehullah) önderliğinde, İslam’ın zaferi ve yayılması için uğraşıyorlardı.
On dokuzuncu yüzyılda, doğu Afrika’da İslâmi tarikatların etkinlikleri, sadece İslami kültür alanıyla sınırlı kalmamış, İslami hareketlerin örgütlenmesinde son derecede önemli bir rol de oynamıştır. Bazı kardeşlik örgütleri, Sudan’dan Etiyopya’ya uzanmıştır.
On dokuzuncu yüzyılda, İslam’ın Batı Afrika’da yenilenme ve yayılması, Kadiriye ve Ticaniye tarikatlarınca başlatılmıştır. Barışçı yöntemlerle, Müslüman ve puta tapar bölgelerde, ilk yayılan tarikat Kadiriye olmuştur. Ticaniyle, Batı Afrika’da da başarılı olmuş ve geniş halk kitlelerinin hidayetine vesile olmuştur.
İslâm’ın tasavvufi hareketi, diğer dinlere bağlı aydınları İslâm’a çeken entelektüel bir unsur olarak da işlev görmüştür. Modern zamanlarda, İslâm’ın bu yanının, İslâm’a yeni girenler için diğer yanlarından daha etkili olduğu söylenebilir.
Netice olarak, İslam’ın ilk tebliğ yıllarından günümüze kadar, mutasavvıfların tebliğ serüveni azımsanmayacak kadar büyük ve etkilidir. Onlar yaşadıkları toplumları birer sosyolog gibi incelemiş ve halkın seviyesine inerek, şefkat, merhamet ve güzel ahlaklarıyla toplumlara rehberlik etmiş ve İslami yaşamın toplumların derinliklerine nüfus etmesini başarmışlardır.
Özellikle, İslam’ın zahiri ilimleri ve İslam fıkhının uygulanışındaki ilkeleriyle Nakşibendî Tarikatı, İslam âlemi için adeta bir irfan mektebi, tebliğ mektebi ve zahiri ilimlerde medrese işlevini görmüştür.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir