RUFÂİ TARİKATININ BELİRGİN ÖZELLİKLERİ 2

Seyyid Ahmet-er Rufaî’nin Maal-i Bin Yusuf ve Abdûl Mü’min adında iki müridi sahrada geziyorlardı. Birbirlerine olan sevgi ve muhabbetleri pek ziyade idi onların bu yakınlığı ve duydukları manevî haz, her ikisini de sarhoş etmişti. Bu halet onları zaman zaman kendilerinden geçiriyor, cezbeye tutuluyorlardı.
Hatta bir ara müridlerden biri:
-“Sana bu kadar zamandır Seyyid Ahmed-er Rufaî (k.s.)’nın yakınlığından ne erişti? Diğeri,
-“ Ne dilersem kabul edilme lûtfu.”
-“Dile bakalım Allah (c.c) lütfedecek mi?”
– “Ya Rabbi! Ateşten azad olduğuma dair ben aciz kuluna bir ferman göster“diye niyaz etti.
Allah (c.c.) namütenahi kerem sahibidir. Fazlına nihayet yoktur. Ve iki müridin önüne bir yaprak gibi sağa sola yalpa vurarak gökten bir kâğıt düştü. Kâğıdı kaptılar fakat bembeyazdı. Üzerinde hiçbir yazı yoktu. Alıp Seyyide götürdüler ve hiçbir şey söylemediler. Seyyid Ahmed-er Rufaî (k.s.), bu beyaz kâğıda baktı ve hemen şükür secdesine vardı. Seccadeden başını kaldırınca; “Hamd olsun Allah’a ki bağlılarımın cehennemden kurtuluşunu bana dünyada gösteriyor.” Buyurmuş. “Bu üzerinde yazı bulunmayan beyaz kâğıttan ibarettir.” diyerek oradakilere :“ Evlatlarım kudret eli siyahla yazmaz, bu nurla yazılmıştır.”
Ahmed-er Rufaî Hz.leri kendi ifadeleriyle müridlerini şöyle müjdeliyor:
“Rabbim bana lütfû ihsanından gözlerin görmediği, kulakların duymadığı, beşeri akıl ve hayaline gelmediği birçok nimetleri ihsan etti.”
O’NUN KEREM ELÇİSİ (RASULULLAH S.A.V.) BENİ TEMİN EDİP SÖZÜ VERMİŞTİR Kİ; MÜRİTLERİMİ, SEVENLERİMİ, ZÜRRİYETİMİ SEVENLERİ, YERİNDE KAİM OLANLARI SEVENLERİ, ELLERİNDEN TUTUP KALDIRACAK VE KURTARACAK BU HAL KIYAMETE KADAR BÖYLE SÜRECEK. İŞTE RUHEN BİAT BÖYLE HÂSIL OLDU. ”ALLAH, ŞÜPHE YOK Kİ VERDİĞİ SÖZDEN DÖNMEZ.”
Ne mutlu O’nu yolunda hakkıyla O’na mürid olanlara, yoluna ihanet etmeyip sadık kalanlara. Allah (c.c) bizleri Resululllah’ın hakiki varisi olan Ahmed-er Rufaî Hazretlerine lâyık mürid eylesin.! Haliyle hallendirsin, yolundan ayırmasın. Âmin…

Evet, biz böyle bir imama intisap etmiş olarak mesuliyetimizi müdrikiz. Üzerimizde büyük yükler ve sorumluluklar mevcuttur. Bunu bilerek harekete geçtik. Tevazu sınırını aşıp riyakârlık dairesine girmesinden korktuğum ifadelerimle, O’nun bizi bıraktığı yerden devam edip, asrımızın fitne ve fesadına bulaşmadan sırat-ı müstakimde kat ettiğimiz adımları sayıp dökmek istiyorum.

Cemaatimizin günümüzdeki yeri, vazifeleri ve yaptıklarını, cemaatimizin ferdlerine hareket ve canlılık vermesi aynı zamanda rehber olması açısından umuma ait olmayanları bu risalede beyan etmek istiyorum. Dolayısıyla muhiblerin bizi daha yakından tanımalarına imkân hazırlamış olacağız.
En büyük ölçümüz ve müracaat edeceğimiz kaynağımız Kur’an-ı Kerîm ve Hadis-i Nebevîdir. Bilhassa Rufaî Tarikatının Adabı, Erkânı ve hatta Evradı her yönüyle Kur’an ve Hadisten kaynaklandığından şüphemiz yoktur. Her iki kaynağa bizlerden daha yakın olan Seyyid Ahmed-er Rufaî Hazretlerinin kaynaklara muhalefet etmeleri düşünülemez.
Fakat günümüze kadar İslâm’a ters düşen birçok değişik akımların etkisi altında kalarak asliyetine halel getirilmiş, dolayısıyla sünnete ters düşen bir kısım sonradan uydurma ve tarikat adabına mal edilen yaşayış tarzı getirilmiştir.
Ahmed-er Rufaî hazretlerinin Burhan’ül Müeyyed, El Hikemul Rufaîye adlı eserlerine müracaat edildiğinde bir kısım sapık hareketlerin sonradan sokulduğu anlaşılmaktadır. Sünnete ters düşen ve hatta Rufailiğin asıl kaynağına (adab, erkân ve evradına) ters düşen bütün menfi olan bid’adlardan arındırarak Rufaî Hazretlerinin zamanındaki gibi asliyetini muhafaza etmeyle işe başladık. İlk planda yapmış olduğumuz bu hareketle günümüz tasavvuf erbabının nazarı dikkatini önemli bir noktaya celbettik.
Sonsuz saygı duyduğumuz büyük sofi ve mürşidlerin çizdiği yoldan ayrılmadan ve onların yoluna bir şey eklemeyip sadece saflık ve duruluğunu muhafaza etmeğe çalıştık. Ayrıca günümüzde Tasavvuf anlayışını daha geniş bir alanda işleyip herksin ihtiyaç kaynağı haline getirdik. Şöyle ki “ Bu zamanda tarikat ve tasavvufla hizmet yapılamaz.” Şeklindeki anlayışı aşıp, daha mükemmel hizmet yapılabileceğini gösterdik.
Günümüzde tarikatın yapacağı hizmeti Bediüzzaman Hazretlerinden daha iyi daha güzel dile getiren olmamıştır. Mektubatın 417.sh. de 3.telvih’de şöyle der: “Tarikattan hisse almayan ve kalbi harekete gelmeyen bir muhakkik, âlim zat da olsa şimdiki zındıkların desiselerine karşı kendini tam muhafaza etmesi müşkilleşmiştir.”
Tarikatların prensiplerinden nefse uygulanan Erbain, Riyazat ve Uzletin günümüzde tatbik edilemediği müşahade edilmiştir. Şartlar müsaid olmadığından yapılamamaktadır.
Bilhassa Emr-i bilma’ruf, Nehy-i Anilmünkerin günümüzde farz-ı ayın olması, prensiplerin sınırlandırılması için yeteli bir sebeptir. Bu yolla elde edilecek derecelerin, bir kişinin hidayetine vesile olmak suretiyle kavuşulacağı inancındayız.
(HADİS:(Riyaz-üs Salihin : H-1384)

فَوَ اللّٰهِ لَ أَنْيَهْدِىَاللّٰهُ بِكَ رَجُلاًوَاحِدًا خَيْرٌلَكَ مِنْحُمْرِالنَّعَمِ

“Allah’a yemin ederim ki cenab-ı hakk senin vasıtanla bir adamı hidayete mahzar buyurması, senin için dünyaya malik olmaktan daha hayırlıdır.”
Bununla yeni bir aşama getirilmiş oldu…
İrşad ve tebliğ yoluyla Allah ve Resûlü’nün ismini bayraklaştırma sevdası, nefse karşı olan cihada, başarıyı da gerçekleştirecektir.
Bu kanatla kardeşlerin her biri irşadla görevli mürşid mesabesinde vazifelerini yapıp seyr-i sülûk’u tamamlamış olacaklardır…
Ahmed-er Rufaî (k.s.) gece zikirle nefsi, gündüz fikri ve ilmi yöntemle halkı irşadla görevli olduğumuzu bildirerek bize çift kanatlı olma yolundaki prensibimizi belirtmektedir.
Öyle ki Resulü Ekrem s.a.v. Efendimizin hem ilmine hem de ameline varis olmak suretiyle “ZÜLCENAHEYN” mesabesinde bulunmaktayız. o halde bildiğimiz kadar yaşama, yaşadığımız kadar anlatabilme azmindeyiz.
Günümüzde cemaatlerden bir kısmı Rasulüllah(s.a.v).’in ameline, bir kısmı da ilmine ağırlık vermişlerdir. Temelde ve gayede beraberiz.
Ancak hedefe ulaşmada vasıtalar farklıdır. Ayrıca diğer bir özelliğimiz de bu cemaatlerin bir arada faaliyetlerini yürütebilmesi için katalizör vazifesi yapabilmektedir. Bilhassa ezelden beri Tasavvuf erbabının süregelen anlaşmazlıklarına son vermek, uzlaşma yönüyle bir araya getirebilmektedir. Bizde taassup ve bencillikle, bir başka cemaati tahrik ve tahkir etme görülmeyecektir. Peygamber Efendimizin ifadesinin kapsadığı mana ile ne ifrad ne de tefrid, sahip olduğumuz vasıf, mutedil olmak ve orta yolu bulmaktır.
Bu güzergâhtan hareket edip Allah ve Resulü’nün hoşnut ve razı olduğu her şeye gönlümüz açık, aynı zamanda taliplisi olup sahip çıkarız. Şundandır, bundandır deyip ayırtmayız. Kör taassubun etkisinde kalıp, mahrum olmaktan korkarız. Aksi takdirde aşırı cemaat ihtirasına kapılarak İslam’ın tavhid akidesini ihmal etmekle, hesabı ağır bir sorumluluk yüklenilmiş olur. Bununla beraber İslam düşmanlarının, birliği parçalama faaliyetlerinde olta olarak kullanılmakla en az onlar kadar İslam’a ihanet edilmiş olur. Basiret sahipleri bunun farkında olup parçalanma ve bölünmenin önüne geçeceklerdir.
Bunun için İslâm’ın prensiplerine sarılmamız, Kur’an ve Sünneti içiçe kabul etmemiz yeterli olacaklardır.
Bu sebeplerden dolayı hiçbir cemaatten kendimizi ayrı görmeyiz. Herkes bize gelebileceği gibi biz de herkese gideriz. Bu birleşme azmimizi hareketimizle teyid edeceğiz.
Herkes hemen soruyor nerede birleşeceğiz? Bu hususta cemaatimizin yerini objektif bir misalle ifade edelim:
İslam’ın bir vücut, müspet cemaatler de vücudun birer azaları ( baş, gövde, kol, bacak gibi) kabul edelim. Gerçi bu azalar birbirlerine muhalif hareket etmezler. Biri darda kalınca, diğeri imdada yetişir. Birinin çektiği acıyı diğerleri de çeker. Birbirlerine karşı tavır söz konusu değildir. Sadece ayrılıkları ve farklılıkları, bulundukları ver ve vazifeleri açısındandır.
Bizim vücut içerisindeki yerimize gelince ne bir baş ne bir gövde. Bizim çapımız, yapımız itibariyle çok küçük, gözle görülmeyecek, faaliyeti hissedilmeyecek kadar küçüktür. Evet, bir hücreyiz biz. Vücudun bir yerinde değil, sadece bütün azalarında mevcuduz. Nerde bir faaliyet var oradayız. Canlılığın ve dinamikliğin bulunduğu yerdeyiz. Ayakaltında olduğumuz gibi gözün yapısında, beynin fakültelerinde bulunmaktayız.
Allah (c.c) niyetimizi ve faaliyetimizi ihlaslı kılsın.. Yürüyeceğimiz bu yolda sırat-ı müstakîmden ayırmasın……!
Aslında cemaatimiz hakkında yazacaklarımız bunlar değil, sadece bir fikir kabilinden bu kadarla yetiniyoruz. Gerekli açıklamalar yeri geldiğinde yapılacaktır. Samimi ve hasbi olanların bizi anlayabilmeleri için bu kadarı kâfidir.
Haddizatında bunları daha iyi dile getirecek ve faydalı olabilecek kardeşlerimiz mutlaka bulunmaktadır. Fakat her nedense, bizim kırık dökük ifadelerimize maruz kaldı. Acizliğimi itiraf ediyorum Kusurlarımla RAHMAN ve RAHİM OLAN RABBİMİN SETTAR İSMİNE SIĞINIYORUM..