Mücâhede ve Riyâzat

Mücahede insanın nefsinin arzularına, kötü isteklerine ve şeytanın askerlerine karşı direnip savaşmasıdır. Bu savaşın silahı ibadetler, zikir, teşbih ve duadır. Nefs düşmanına bu silahlarla saldırıp onun ikmal kaynağının etrafını riyâzat mayınlarıyla döşemek gerekir. Riyâzat nefsin ve tenin isteklerini kesmek, asgarîye indirmek ve ona zor gelen şeyleri yaptırmaktır. Az yemek, mideyi doldurmamak ve bu suretle nefsi inceltmektir.
Mücahedeye “nefs ile cihad” veya “cihad-ı ekber” de denilir. Nefs ile cihad, düşmanla cihaddan daha zordur. Çünkü görünen düşmanın şerrinden korunmak, görünmeyen düşmanın şerrinden korunmak gibi olmaz.
Bu yüzden Hz. Peygamber (s.a.s.), nefs mücahedesini “büyük cihad” olarak nitelendirmişdir. (Keşf-ül hafa)
Allah Teâlâ’nın: “Bizim uğrumuzda mücahede edenleri yollarımıza iletiriz.” (Ankebut:29/69)
âyeti bir bakıma bu manevî cihada işaret sayılmıştır. Nitekim Ebû Ali Dekkâk “Dışını mücahedeyle süsleyenin içini Allah, müşahedeyle güzelleştirir.” sözünü bu âyetle irtibatlandırarak, başlangıçta mücahede sahibi olmayan kimsenin, bu yolda birtek ışık hüzmesi göremeyeceğini belirtmiştir.
Mücahede ve riyâzat birbirine yakın anlamlarda iki kavimdir. Mücahede nefsi iyiliğe zorlamak, riyâzat da nefsi bu işe alıştırmaya çalışmaktır. İşin başı mücahede, devamı riyâzat, nihayeti de müşahededir.
Mücahedenin esası, nefsi alışkanlıklarından kesip, daima onun arzu ettiğinin tersini yapmaktır. Nefsin hayra engel iki sıfatı vardır:

a)Hevâ ve heveslerine dalmak,
b)İbadet ve tâatlardan kaçmak.

Nefs, hevâ ve hevesleri peşinde koşmak isteyince “takvâ” yularıyla dizginlenir, ibadet ve tâatlarda tenbellik gösterince istediğinin tersi yaptırılır.
Riyâzat aslında zor bir iştir. Canını dişine takmaktır. Fakat tabib; yani manevî hekim sayılan şeyh, mütehassıs olup, yolun inceliklerini bilirse, zorluklar kolaylaşır.
Mürîd, başlangıçta tam ihlâs sahibi olmayabilir. İnsanlık icabı kendisinde mevcud bir takım zaaflar, çeşitli metodlarla ıslah edilir. Meselâ dünya ihtirasından kurtulunca içinde kendini beğenme duygusu meydana gelirse dilencilik yaptırılır. Bu hal hoşuna gider ve bunu kabullenirse helâ temizliği gibi daha aşağı işler yaptırılır. Riyâzatta tedricîlik esastır.;
Riyâzat kaideleri birden uygulanacak ve daha sonra yapılması gerekenler önceden yaptırılacak olursa, müridin dengesi bozulabilir.
Nefs tezkiyesine ermek için yapılan mücahede ve riyâzatın, genellikle kabul edilen görüşe göre, üç esası vardır:
1-Açlık  az yemek (kıllet-i taâm)                                                                                                                                       2-Az uyumak (kıllet-i menâm)                                                                                                                                           3-Az konuşmak (kıllet-i kelâm)                                                                                                                                   Bunlara bazan halvet veya uzlet denilen çile ve erbaîn de ilâve edilmektedir.

Az Yemek (Kıllet-i Taâm)

İnsan nefsini azdıran şeylerin başında yeme-içmede sın nır tanımamak gelir. Yemek ve içmekten başka nimet bim meyenin ilmi az, sıkıntısı çok olur. Çünkü yeme-içmeye mahkûm olanlar bitki, şehvetin emrinde olanlar hayan, ilim ve irfan emrinde olanlar ise insan mesâbesinde görülür. Bu yüzden insanın amacı, süflî duygulan harekete geçiren yeme ve içme peşinde koşmak değil, ulvî duygulan yardımcı olacak kadar yemektir. Nitekim Kur’an’da: “Yiyiniz, içiniz, israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez. (A’raf:7/31) buyurulur.
Kâfirlerin yemeğe düşkünlükten hayvanlara benzetilir: “Kâfirler, dünyada zevk peşinde koşarlar ve hayvanlar gibi yiyip içerler.”(Muhammed, 47/12)
Bu yüzden mutasavvıflar, yemeğin insanın kendisini taşıyacak kadar olmasını, .insanın taşımak zorunda kalacağı bir dereceye ulaşmamasını şart koşarlar. Azgınlığın ve isyanın genellikle tokluktan kaynaklandığını, Firavn ve Karun’un isyanının tokluk sebebiyle olduğunu belirtirler.
Hz. Peygamber ve ashâbının açlık ve oruca devamları tasavvuf ve tarîkat çevrelerinin bu konudaki dayanağı olmuştur. Nitekim Peygamberimiz (s.a.s.): “İnsanoğlu karnından daha kötü bir kap doldurmamıştır. İnsana belini doğrultacak birkaç lokma yeter.” ( Tirmizî, Zühd 48) buyurmaktadır.

Az Uyumak (Kıllet-i Menâm)

Kur’an’da geceleyin sıcak yatağından kalkıp Rablarına korku ve ümidle dua edenlerle (Secde, 32/16)                       seher vakitlerinde uyumayıp istiğfar ile meşgul bulunanlar (Âl-i İmrân, 3/17)                                                                 ve gecenin pek azında uyuyup sabahın erken saatlerinde istiğfar edenler övülmekte, uzun gecelerde teşbih, (İnsân, 76/26) geceleyin teheccüd namazı emredilmektedir. (İsrâ, 17/79) Ancak buradaki gece namazı, Hz. Peygamber hakkında vacip, ümmeti hakkında müekked sünnettir.
Az uyumak, Allah’a dönüşün ifadesidir. Çünkü uyku, rganlan tembelleştirir. Az uyumak kalbi cilâlandınr, nur- ındırır. Az uyumak, açlık ve az yeme sonucu elde edilir, çünkü tok karın, uykuyu artırır. Hz. Peygamber’in gelmiş ve geçmiş bütün günahlarının bağışlandığı (Fetih, 48/1) Kur’an lisanıyla haber verilmiş olmasına rağmen, gece az uyuyup, kalan zamanı ibadetle geçirmesi ve bunu şükredici bir kul olarak yaptığını ifade buyurması düşündürücüdür.
Mutasavvıflar, yeme ve uykunun zaruret miktarı olması sayesinde gayb sırlarının açılabileceğini belirtmektedirler. Nitekim abdalların vasıflan sayılırken: “Ölmeyecek kadar yemek, tâkat verecek kadar uyumak, zaruret olmadıkça konuşmamak” denilmektedir.
Çok uykunun genellikle çok su içmekten geçtiği kabul edilir. Normalden fazla uykunun dimağı rutubetlendirdiğine inanılır.
İrfan ehli kişiler, az yemek ve az içmekle vücuddaki faydasız şeyleri atar; az uyumakla, hem bedene, hem ruha rahatlık verirdi. Tabiî ki bunda ölçü, vücudun dinlenmesine yetecek bir ölçüdür. Yoksa vücuda eziyet olacak bir uykusuzluk değil.

Az Konuşmak (Kıllet-i Kelâm)

Konuşmak insanın terazisidir; fazlası ziyan, azı vakar ifadesidir. Az konuşan kınanmadığı gibi, itibarı da çok olur. Çok konuşmak ise utanç verici ve yüz kızartıcıdır. Dilini tutan kötülüklerden kurtulur. Lüzumsuz konuşma kişinin ayıplarını ortaya koyar ve kişiliğini küçültür; dilini tutup kalbini söyletenin günahları az, kalbi rahat olur. Az konuşmanın faziletini dile getiren bir takım âyet ve hadisler bulunmaktadır. Nitekim ayetlerde
“Ben Rahman olan Allah’a söz verdim. Bugün hiçbir kimseyle kesinlikle birşey konuşmayacağım.”(Meryem,19/26) “Senin alâmetin üç gün süreyle insanlarla sadece işaretle konuşmandır.”(Meryem,19/10) buyrulduğu gibi, hadislerde de “Susan kurtulmuştur.”(Tirmizî, Kıyâme) “İki dudağı ile iki bacağı arasındakine garanti verene cenneti garanti ederim.” buyurulur. Tirmizî’nin rivâyetine göre Ukbe b. Âmir, Rasûl-i Ekrem’e kurtuluş çaresini sorduğunda şu cevabı almıştı: “Dilini tut, evin geniş olsun, günah ve hatâna ağla!” (Buhari-Hudud)
Allah insana iki kulak, bir ağız verdiğine göre, insanın iki dinleyip bir söylemesi esastır. Kur’an’ın ilk emri oku olduğuna göre, konuşmak değil, ilme sarılmak gerekir. Mevlânâ da Mesnevi’sine “Dinle” diye başlıyor, çünkü in-sanın konuşmaktan çok dinlemeye ihtiyacı vardır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir