Kulluk Görevlerimiz

Yaradılış gayemiz kulluktur. Kulluk yaradanına karşı sorumluluklarını yerine getirmedir. Abd ibadetten sorumlu olduğu gibi fikri ihtiyaçlarını görürken de ( muamelat ) yaratıcısının istediği gibi hareket etmek zorundadır. Yani kulluk bütün bir hayatın yaratanın koyduğu kurallar çerçevesinde geçirmesi demektir.
Ehlisünnet cemaatlerinin hepsi kulluğu bu geniş anlamıyla mütalaa eder, uygulamaya çalışır. Fakat ifrat ve tefritler başlangıçtaki iyi niyetin uzantıları olan uygulamalarda etkili olmakta, gaye ile vasıta yer değiştirmekte, hedeften sapılmaktadır.
Örneğin; Bir cemaat İslam’a hizmet için siyasi bir parti kuruyor. Zamanla cemaat ile parti özdeşleşiyor, hatta İslam’ı da partinin tekeline vererek partiye üye olmayan, oy vermeyen sapık ve dalalette görülmeye başlanıyor. Gerçek şu ki bu sonuç oluşumun dışındaki tüm Müslümanları rencide eder ve birbirinden uzaklaştırır.
Değil parti, cemaatler de İslam’ı tekellerine alamazlar. Yani bu cemaate intisap etmeyen delalettedir hükmüne varmak delalettir. Hattı zatında cemaat İslam’a hizmet için bir vasıtadır.
Vasıta ve vesileler gaye olamaz, aslını yerine konulamaz. Herkes fıtratına uygun bir hizmet yolu seçer. Rabbe karşı kulluğunu orada icra eder. Kulluk bilinci çok önemlidir. Kulluk bütün yaratılmış mükelleflerin ortak noktasıdır. İnanan, inanmayan herkes kuldur.
Bu ortak gayeden yola çıkılarak kulluğun bilincinde olmayanları yaratana kulluğa davet etmek kulluk bilincine mazhar olanların birinci vazifesidir. Burada cemaatler organize olarak hedefe ulaşmak için birer vasıtadırlar.
Cemaat içinde de canlı tutulması gereken nokta kulluk bilincidir. Bundan sapmalar olursa rabbe kul olma yerine şana, şöhrete, makama, benyaptım ben ettim şeklinde benliğe yani nefse kul olunur.
Benim hizmetim, benim yurtlarım, okullarım, ağabeylerim, kör bir taassup ile başkasının yaptığını hizmet saymamak ağabeylik hiyerarşisi içinde saygı bekleme veya saygı duyma, onun dışındakileri küçümseme, yok sayma önemli kırılma noktaları ve kulluk çizgisinden sapmalardır. Esas olan nerede olursan ol, ne tür hizmeti görürsen gör, hangi rolü üstlenirsen üstlen gaye, rıza-i ilahi noktasında kulluk edebilmektir.
Allah u TeâlaKur’an-ı Kerimde Maide suresinin 105.ayetinde demiyor mu?
اٰمَنُوا عَلَيْكُمْ اَنْفُسَكُمْ لَا يَضُرُّكُمْ مَنْ ضَلَّ اِذَا اهْتَدَيْتُمْيَا اَيُّهَا الَّذٖينَ
“Ey iman edenler! Siz kendinizi düzeltin. Siz doğru yolda olursanız, yoldan sapan kimse size zarar veremez…..“
Öyleyse niçin “ Allah suretlerinize bakmaz fakat kalplerinize bakar.” düsturuyla iç kontrolümüzü yapmıyoruz. Gönüllerimize neler girip çıkıyor araştırmıyoruz.
Bunlar yapılmayınca elde edilen başarılarda Allah’ın mazhariyeti unutulur, nefsanîlik yaşanır, insan aldanır. Bunlar şeytanın sağdan yanaşarak fısıldadığı vesveselerdir.
Evet Onun rızası bize yeter. Öyleyse her şeyimizde O esas olmalı, O hedef olmalı ve bütün davranışlarımız, düşüncelerimiz O’na endekslenmelidir.
Bu fakir de dâhil âcizane görmüş olduğum en büyük eksiklik insanların günümüzde birçok bahanelerle, (hizmet, koşturma, çalışma, maişet derdi v.b.) kendilerini ihmal etmişlerdir. Hiçbir mazeret kendini ihmal etmeye sebep teşkil etmez. Ne var ki bu hastalık en iyi hizmeti en iyi yapıyorum diyen insanda bile kendini gösteriyor. Bu çürüme ve kokuşma sebebiyle uhuvvet, muhabbet ve muavenet sağlanamıyor. Dolayısıyla Müslümanların umumi başarısında inayet, hidayet ve nusret-i ilahî celbedilemiyor.
Bunun için gönül erlerine ihtiyaç var. Her devirde olduğu gibi tüm insanlığın ve umumiyetle Müslümanların kurtuluşunda rol alacak hizmet erlerinin fatihleri olduğu gibi gönül erlerinin bulunması lâzım.
Osmanlı çınarı oluşurken Osman Gazi ve erlerinin yanında Edebali gibi gönül erleri vardı. İstanbul un fethinde övülmüş komutan Fatih ve erlerinin yanında gönüller fatihi AKŞEMSEDDİN vardı.
Bir Edebali, bir Akşemseddin değil, helezonik halkalar halinde Aysberg gibi sırf zirvesini gösteren, onun derinlerinde kristal bağ örgüsü gibi kenetlenmiş, dervişler- serden geçmişler vardı.
Evet, biz buna muhtacız. Geçmişteki örneklerinden istifade ederek gönül erlerinin gönlüne girmek, gönül ikliminin esintilerini günümüze taşımak.
Ağzı dualılar, zikri hal edinenler, gecesi aydınlık olanlar, istediğinde geri çevrilmeyenler; Kutsî Hadisin ifadesi ile onlara (Allah’ın veli kullarına) düşmanlık edene Rabbin harb ilan etmesi, eli, ayağı, gözü, kulağı, dili dahi hak olanlar paratoner gibi halkın üzerinde koruyucu kalkan olanlar neden olmasın. Buna talib olunursa;
اِنَّ الَّذينَ امَنُوا وَعَمِلُوا الصَّالِحَاتِ اِنَّا لَا نُضيعُ اَجْرَ مَنْ اَحْسَنَ عَمَلًا
“Şüphe yok, o kimseler ki iman ettiler ve güzel amellerde bulundular biz elbette öyle güzel amel işleyenlerin müakâfaatınızâyi etmeyiz. (Kehf 30)
Ahmed-er Rufaî Hazretleri, bu yola talip olanları şöyle anlatıyor:
Sadakatle, halis niyetle, nefisleriyle mücahede edeceklerine murakabe ve taata bağlı kalacaklarına, nefse ağır gelen şeylerde sabır göstereceklerine dair Allah’a bey’atla söz verdiler.
“Bunları yapmak nefsine zor gelenler biat etmez, etse de zamanla terk eder. Nefis adına hareket ettiği için bahanesi çoktur. Bu nedenle bu yolu seçenler azdır. Seçseler de istikrar gösterenler azdır.
Pirimizin dediği gibi:
“Bu kapının önü boştur, müracaat eden sadakat gösteren hemen vasıl olur.”
Nitekim Hak Teâla bu gibiler hakkında:
مِنَ الْمُؤْمِنٖينَ رِجَالٌ صَدَقُوا مَا عَاهَدُوا اللّٰهَ
Mü’minlerden öyle adamlar vardır ki, Allah’a verdikleri söze sâdık kaldılar.(Azhab/23)
Sufiler azm binitlerine binerek uykuyu bırakır, yemek ve içmek peşinde koşmayı terk eder. Hakkın hizmetine koşarlar. Geceleri huşu ile kıyam, rükû ve secdeye varır; oruç tutarlar. Bunlar namazgâhlarında sevdikleri yüce Mevla’nın huzurunda Muratları olan vuslata ermek için gözyaşı dökerler. Hak Teâla iyi amel işleyenlere âli dereceler yüksek mertebeler ihsan eder. (el Bürhânnü’lMüeyyedSh. 41)
Hadiste:
“ Nice tozlu topraklı, pejmürde ve kapılardan kovulan kimseler vardır ki; edeceği andı Hak Teala icra eder.” (Müslim Cilt l Sh 135)
Yani böyle birisi bir konuda yemin ederse Hak Teâlâ onu, yemininde yalancı çıkarmaz; istediğini yapar. Allah Teâlâ bunlara kâinatta tasarruf imkânı bahşetmiş ve onlara duaları bereketiyle bazı şeyleri değiştirme ihsanında bulunarak onları
اِنَّمَا اَمْرُهُ اِذَا اَرَادَ شَيْپًا اَنْ يَقُولَ لَهُ كُنْ فَيَكُونُ
Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri o şeye ancak “Ol!” demektir. O da hemen oluverir. (Yasin/82) ayetinin sırrına mahzar kılmıştır. (.el Bürhânnü’lMüeyyedSh 120)
Velilik Allah’ın hususi bir ihsanıdır.
وَاللّٰهُ يَخْتَصُّ بِرَحْمَتِهٖ مَنْ يَشَاءُ وَاللّٰهُ ذُو الْفَضْلِ الْعَظٖيمِ
“….Allah ise rahmetiyle dilediği kimseye onu tahsis eder. Allah en büyük lütuf ve inayet sahibidir.”(Bakara 105)
Burada asıl meziyet; cemaatlerin birbirini hoş görmesi, hak görmesi, meziyetlerinin birbirini tamamlayıcı olmasıdır. Birinin eksikliğinin bir uzvun eksikliği gibi telakki edilmesi illaki ben başım sende ayaksın iddiasında bulunulmamasıdır. Hatta sizin varlığınız benim varlığıma engel, hattı zatında siz yoksunuz evhamıyla hareket edilmemesidir. Dillendirmekten hicap duyduğum, ehlisünnet itikadının ters aynı kaynaktan beslenenlerin sıratı müstakim çizgisinde olanların birbirini teksir etmesidir.
Kaç asırdır İslam âleminin korkunç akıbetinin hazırlanmasında fitnecilerin oyununa gelindiğinin ipuçlarını vermektedir.
Cenab-ı Hakk’a hamd ü senalar olsun cemaatimizin her ferdi dünyanın neresinde olursa olsun bir cemaatin veya mensubunun yapmış olduğu hizmeti, kendi hizmeti olarak bilir. Başarısından gurur duyar. Hasetlik ve bencillik girdabına düşmez. Bir Müslüman’ın veya cemaatin başına gelenlerden de büyük ızdırap duyar. bu acıyla göz yaşı döküp,duasıyla arşı iktizaza getirmeye çalışır ve acıya ortak olur.
Hiçbir cemaat hakkında ileri geri konuşulmaz. Yaptıkları güzellikler alkışlanır. Yanlışlar varsa imkân ölçüsünde uyarılır veya tevil yoluna gidilir. Cemaat imamları rahmetle anılır, .hayatta olanları ziyaret mümkünse ziyaret edilir. Saygı ve tazimle dua talep edilir.
Başkalarından gelecek tenkitler saatin zembereği gibi kurulup aktif çalışmamızı sağlar. Yanlışların düzeltilmesi, eksikliklerin giderilmesi, hizmetlerin ali tutulması için, iç muhasebeye ve muhakemeye, aksiyon ve yeniden canlanmaya sebebiyet vereceğinden minnetle karşılanır.
Tabii ki tenkitler yapıcı ve insaf sınırları içinde, Allah için olmalıdır. Aksi takdirde bencillik, taassup, çekememe ve buna benzer nefsi emmarenin sıfatlarını tatmin için yapılıyorsa bununda cevabı verilmelidir. Bazen şeytan çok faydalı ve verimli olacağını hissettiği bir oluşumu veya hizmeti başlamadan bitirmek başlamışsa içine fitne sokmak ister ve zayıf karakterli olanların vesvesesi ile iğfal eder. Bu tarz dua himmet ve zaafları olanlar kendi zaaflarını ve eksikliklerini gözden kaçırmak için fitne ve fesatlık üretmeye başlar. Temiz nasiyeleri, himmet ve gayreti olanları dumura uğratır.
Bu şekilde şeytana bilerek veya bilmeyerek arkadaşlık edenler,yaptıkları tahribatın farkında olmadan kendilerini nefis planında rahatlatmaya çalışırlar,. Âmâ asla vicdanları rahat değildir. Çünkü kendisinin de zamanla beslendiği, palazlandığı, sindiremeyerek elde ettiği bilgiyi, ameline yansıtması gerekirken, cennet yamaçlarından kovulmaya sebep haset, kibir ve yalanla yanlış yerde kullandığını bilir. Kabullenemez ama vicdanında hisseder. Vicdanı dumura uğramamışsa görür ki; bütün fesatlıklarına rağmen karşısında şefkatle onun kucaklayan, yaptıkları edep dışı hareketleri görmezlikten gelen, gıybet ve dedikodularına kulağını kapatan, vefa ve fedakârlığı her şeye rağmen eksiksiz sunmaya çalışan birileri var.
“Edeb tavrını bozmak, manevi tahareti giderir.”( Ahmed-er Rufai k.s.)
Eğer bu güzel karşılığı zaaf, her şeyin sineye çekileceği anlamında yorumluyorsa çok yazık, değil dervişlik, avam ehli bir Müslüman’ın sıfatlarından dahi mahrumiyet içinde olduğunu gösterir.
Hadis;
“Müslüman o kimsedir ki;onun elinden ve dilinden bütün Müslümanlar salim olurlar.”
Susmak her zaman ikrar değildir. Bazen cevap vermekten daha etkilidir. Eğer muhatabın anlamıyorsa yapılacak bir şey yoktur. Sadece dua edilir. .Allah hidayet, basiret ve anlayış versin.
Ahmed-er Rufai gönlümüze su serpiyor;
“Allah dünyada her temiz kişinin şerlilerin elinden, facirlerinde dilinden sıkıntı göreceğine dair hüküm vermiştir.”
Yine şanı yüce olan Allah (c.c) her habis kötü kişinin,iyilere kötülük,mülayim ve yumuşak huylulara da hile yapacağına hüküm vermiştir. İlahi yardım ise,gönlü incinmiş ihlaslı kulları çepeçevre sarmıştır. Zalimlere gelince onlar için bir yardımcı yoktur. Ahmed-er Rufai şöyle devam ediyor;
Düşman kişinin alametleri şunlardır:
1. Senin elindeki dünyalığa göz dike. Çok dünyalık sahibi olduğun müddetçe sana alaka gösterir.
2. Fazla bir dünyalığa sahip bulunmadığını sezdiği an senden uzaklaşır, alaka göstermez.
3. Gıyabında sana dil kılıcını çeker,seni çekiştirir.
4. Senin övülmenden hoşlanmaz, rahatsız olur.
Sen böylelerini Allah’a havale et.
بِاللّٰهِ وَلِيًّا وَكَفٰى بِاللّٰهِ نَصٖيرًا
“…hiç şüphe yok ki hakiki bir dost olarak Allah yeter. Hakiki yardımcı olarak ta o kâfidir.”(Nisa 45)
Dostun alameti ise seni Allah için sevmesidir..Sende seni Allah için seven dostlara iyi yapış. Zira hiç şüphe yok ki; Allah için muhabbet besleyenler çok azdır.
Cemaatin fertlerini bulundukları hal ve keyfiyete göre dört gruba namzet görüyorum;
Müptediler-muhipler-müstakimler-muvahhidler;