Besmelenin feyizleri

besmele

Besmelenin feyizleri *

Besmele’nin ma’nâsı, «Allah’ın adı ile başlıyorum» demektir. Allah Teâlâ’nm 99 ismi vardır ki, bunlara «Esmâ’-i hüsnâ» derler. İçlerinde Allah isminin öyle hâssaları (özellikleri) vardır ki, diğerlerinde bunlar yoktur.

Meselâ: Kelime-i Şehâdetle kâfir, Müslüman olur. Bunda Allah yerine Cenâb-ı Hakk’ın diğer isimlerinden biri söylense olmaz.

Kâfir; «Eşhedü en lâ ilâhe illallah» yerine, «Eşhedü en lâ ilahe illerrahîm» yâhud «ilelmelik» dese küfürden kurtulmuş olmaz.

Zikir kitablarının ba’zısında şöyle denilmiştir:

Bütün ilimler Tevrat, Zebûr ve incil’de toplanmıştır. Bu üç kitabın ilimleri de Kur’ân-i Kerîm’de, Kur’an’ın ilimleri Fâtiha’da, Fâtiha’nın ilimleri Besmele’de, Besmele’nin ilimleri Besmele’nin başında toplanmıştır. Zira bütün ilimlerden maksâd, kulun Allah’a vâsıl olmasıdır.
Bâ harfi ise, ilsâk (yâni yapıştırmak) ma’nâsına gelir. Kulu Allah’a ulaştırır ki, kemâli budur.


Levâkıhu’l – Envâr’da (1) şöyle denmiştir ;

«Keşf için yâhûd insanların kalblerinde mevki’ kazanmak maksadı ile Allah’ın isimlerini zikre devam etmek, helake götüren ilimlerdendir. Bu suretle sadâkat (bağlılık) arz etmek, yalancı bir zandır. Zîrâ, ba’zan bir şey sâhibine hâssaten (özel olarak) verilir. O da, O’nu Hakk’a tekarrub (Allah’a yaklaşmak) sanır. Halbuki bu, müshil ilâcı gibidir. Müshil kunlanıldığı müddetçe, ishâl verir. Terk edilince, ishâl kesilir; faydasız kalır.»

Bir Hadîs-i şerifte;
«Besmele, “her kitabın anahtarıdır.” buyurulmuştur. Kitabımızda Fatiha da dahil olduğu her sûre, Besmele ile başlar.
Yalnız Tevbe sûresi, savaş emrini müştemil (kapsamında) bulunduğu için evveline Besmele yazılmamıştır. Bu sebebledir ki, hayvan keserken «Bismillah allâhü…,ekber» denilmesi, “Bismillâhirrahmânirrahim” denilmemesi sünnet-i senivvedir. Zîrâ gerek savaş ve gerek katil vaktinde «Errahmânirrahiym»in zikri lâyık değildir.

Mâdemki her gün her farz namazda, Cenâb-ı Hak, bu iki mübârek kelimenin zikrine bizi muvaffak kılmıştır, bu delâlet eder ki, Allah Teâlâ bizi katil için, azâb için yaratmamıştır. Belki, ancak rahmet için, fazl için, ihsan için yaratmıştır.

Her Müslüman, her meşru’ işe Besmele-i şerife ile baslar. peygamber (S.A.V.) Efendimiz:
«Besmele ile başlanmıyan her mühim iş aksaktır» buyurmuş lardır. elbette, Allah, Teâlâ’nın ismiyle başlanmıyan herhangi bir iş O’nun huzur-u izzetine arz olunamaz, olunmayınca da aksak kalır.

Başka bir hadîs-i şerîfte de:
“Dara düştüğün vakit tBismîllâhirrahmânirrahiym ve lâ havle ve lâ kuvvete illa billahil’aliyyil’azim” de. Hak Teâlâ belâ ve musîbetlerin her çeşidini def’eder.” buyurulmuştur.


Diğer bir Hadîs-i şerîfde:
“sizden bir kimse, eyine girmek istediği vakit, şeytan da birlikte girmek için kendisini tâkibeder. Fakat girerken Besmele okursa, Şeytân (Benim için bu eve giriş yoktur) diyerek döner.” meâlindedir.

Besmele’nin fazileti pek yüksektir. Kitaplarımız, buna dâir sayısız misâllerle doludur:

Arifin biri, bir kâğıda «Bismillâhirrahmânirrahiym» yazıp bunu kefenine koymalarını vasiyyet etmiş.
«Bunun sana ne faydası vardır?» diye sormuşlar.
O da: «Kıyamet Günü, İlâhi! Sen, bize bir Kitap gönderdin, ünvânını da Bismillâhirrahmânirrahiym kıldın. Şimdi sen de bana Kitâb-ı Kerîminin ünvânına göre muâmele et derim» cevâbını vermiştir.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّحٖيمِ on dokuz harftir. Bunda iki fayda vardır.

Birincisi:

Zebanilerin sayısı da on dokuzdur. Cenâb-ı Hak, Zebânilerin zararını bu on dokuz harfle giderir.

İkinci faydası da;

Allah Teâlâ, bir günü yirmi dört saat takdîr buyurmuştur. Sonra beş saatinde beş vakit namazı farz kılmıştır. Besmele-i şerîfenin hâvi (kapsamış) olduğu bu on dokuz harf, namaz saatleri dışındâ kalan on dokuz saat zarfında vâki’ (oluşmuş) olan günâhlara keffâret olur.

îsâ Âleyhisselâm, bir gün bir kabir üzerinden geçiyordu. Nübüvvet nûriyle kendilerine münkeşif (gösterilmiş ) oldu ki, Azâb Melekleri bir ölüyü orada azâblandırıp duruyorlar. Yürüyüp gitti. Dönüşünde yine o kabrin yanından geçerken, bu def’a, ellerinde nurdan tabaklarla Rahmet Meleklerini görünce, bu değişikliğe hayretler içinde kaldı ve Cenâb-ı Haktan sebebini niyâz (rica) etti.

Buyuruldu ki:
«Yâ îsâ ! Bu kabrin sâhibi âsî bir kuldu ve ölümündenberi azâbtaydı. Fakat adam öldüğü vakit, gebe olan karısı bir çocuk doğurdu. Kadın, çocuğunu terbiye etti, büyüttü mektebe verdi. Demincek de muallimi ona (Bismillâhirrahmânirrahiym) i telkine (öğretmeye) başladı. Çocuğu, yeryüzünde benim ism-i pâkimi zikredip dururken, babasını yeraltıda azâbta bırakmayı revâ (doğru) görmedim.

Rûm Kayseri, Hazret-i Ömer (R.A.)’e bir mektup göndererek:
«Bir türlü dinmiyen bir baş ağrısına mübtelâyım, (tutuldum) bana sif’a verecek bir deva (ilaç) gönderiniz» diye ricâ etti.

Hazreti Ömer (R.A) de, ona bir kalensüve (takke) gönderdi. Kayser,, kalensüyeyi başına giydiği vakit ağrısı diner ve çıkardığı vakit yine ağrımaya başlardı. Bu hale hayret eden kayser, bir gün kalensüvenin ötesini berisini karıştırdı. Nihayet üzerinde «Bismillâhirrahmânirrahiym» yazılı bir kâğıttan başka bir şey bulamadı.


Birkaç Mecûsî, (2) Hazret-i Halîd bin Velîd (R.A.)’e dediler ki;

«Sen bizi İslâm’a dâvet ediyorsun. Öyle ise, bize kaani (yeterli bir inanç) olabileceğimiz bir âyet, bir alâmet (delil) göster ki, biz de kanalım da Müslüman olalım.»

Hazret-i Halîd (R.A.), bir mikdar öldürücü zehir istedi. Derhâl bir tas zehir getirdiler. Halîd (R.A.), tâsı alıp «Bismillâhirrahmânirrahiym» dedi ve zehiri içti. Allah’ın izniyle zehirin te’sîr etmediğini gören Mecûsîler, bunun üzerine «Bu, hak dîndir» diyerek İslâm Dînini kabul ettiler.
Peygamber Efendimiz (S.A.V.):
«Bir kimse, üzerinde (Bismillâhirrahmânirrahimy) yazılı bir kâğıdı, Hak Teâlâ’nın ismine icIâl (üstün) ve ta’zîm (yüceltmek) için, yerden kaldırırsa, Cenâb-ı Hak, onu sıddîklar zümresine yazar ve müşrik (Rabbine eş koşan ) bile olsa, anasının babasının azâbını hafifletir.» buyurmuşlardır.
Devlet malını, tamah edip de, düşman el uzatmasın diye ekseriyâ (çogu kez) damgalarlar. Allah Teâlâ da sanki kullarna der ki:
«Senin ve tâatinin (ibadetinin), Şeytân denilen bir düşmanı vardır. Binâenaleyh bir işe başlıyacağın vakit, o işi benim damgamla damgala. Yâni «Bismillâhirrahmânirrahiym» de ki, o işe düşmanın olan Şeytân göz dikmesin.»
Bir gün Mûsâ Aleyhisselâm karm ağrısına tutulmuştu. Cenâb-ı Hakk’a duâ edip şif’a diledi. Filhakika, Hakikî şifa sâhibinin gösterdiği bir ottan yiyince karnının ağrısı geçti. Fakat, bir müddet sonra yine karnı ağrımaya başladı. Tekrar o otu bulup yediyse de, bu sefer, ağrı dineceğine, bil’akis büsbütün şiddetlendi.
Münâcaâtmda:
«Yâ Rab! Bu yediğim ot yine evvelki ottu. Birincisinde faydalandım. İkincisinde, bil’akis, zarar gördüm, sebebi nedir?» diye sordu.
Cenâb-ı Hakk Buyurdu ki:
«Birinci def’asında benim iznimle o ota gitmiştin. Onun için şifa buldun. Ama, ikinci def’a kendiliğinden gittiğin için hastalığın arttı. Bilmiyor musun ki, dünya öldürücü bir zehir ve ilâcı benim ism-i pâkimdir.»
Sahâbe-i Güzin’den Zeyd bin Hârise (R.A.);
münâfıkın biriyle arkadaş olup Taif’e gitmek üzere Mekke’den yola çıkmışlardı. Yolda bir harabeye rastladılar.
Münâfık; «Şuraya girsek de biraz istirahat etsek.» dedi. İkisi de harabeye girdiler. Hazreti Zeyd, yorgunluk hâliyle uyuyakaldı. Münâfık, meğer Zeyd’i öldürmeye fırsat gözetirmiş. Bundan istifâde ederek derhâl kendisini sımsıkı bağladı ve öldürmeye davrandı.
Zeyd (R.A.), uyanıp münâfık’a:
«Niçin beni öldürmek istiyorsun?» diye sordu.
Münâfık: «Zîrâ sen Muhammed’i seviyorsun, bense O’nu sevmiyorum» dedi,
Zeyd (R.A.), adamm münâfık olduğunu, O’na yalvarmanın faydası olamıyacağını anladı ve «İmdat, yâ Rahmân!» diye istimdâda başladı.
Hemen gâibten: «SakınO’nu öldürme!» diye korkunç bir ses işitildi.
Sesi duyan mûnâfık, harabeden dışarı çıkarak etrafına göz gezdirdi. Bir şey göremeyince tekrar gelip Zeyd (R.A.)’e saldırdı.
Bu sefer daha yakından: «Öldürme!» diye bir ses daha işitildi.
Yine dışarı çıktı ve yine bir şey göremiyerek döndü. Fakat üçüncü defa işittiği’ ses üzerine tekrar harabeden dışarı çıkınca bir süvari ile karşılaştı. Sûvâri, elindeki mızrağı derhâl göğsüne saplıyarak habisi cansız yere serdi. Sonra harabeye girerek Zeyd (R.A.)’in iplerini çözdü.
Zeyd (R. A,): «Sen kimsin? Hamdolsun, beni bu münâfıkın elinden kurtardın» dedi.
Süvari: «Ben görevli meleğim! Hak Teâlâya duâ ettiğin vakit, semânın yedinci katındaydım. (Kulum Zeyd’e eriş!) emrini aldım ve haykırdım. İkinci sesi işittiğiniz vakit dünya semâsında idim. Nihayet üçüncüde münâfık’a erişip işini bitirdim» dedi.

Allah Teâlâ, zât-i pâkini «Rahman ve Rahiym» tesmiye (isim adlandırmış) buyurmuşlardır. O hâlde nasıl olur ki kullarından rahmetini esirgesin.

Bir dilenci, büyük bir kapıya yanaşıp (sâhibinin de elbette evinin kapısı gibi şânı yüksek ve ihsânı boldur) diye bir şeyler ister. Pek az bir şey verirler. Dilenci ertesi günü, eline bir balta alarak kapıyı tahribe başlar. Sebebini sorarlar.
Der ki: «Ya kapı verilene lâyık bir hâle konulmalı, yâhûd verilen kapıya göre olmalı.»

İlâhi! Kitab-ı keriminin başında rahmet sıfatını kullarna nasıl ilkâ buyurdunsa, bizi de rahmetinden, fazlından mahrûm etme! Amin

Dipnot : * Tibyan Tefsiri, Ayıntabi Mehmet Efendi

1- Levâkıhü’l-envâr: Abdülvehhab eş-Şa’rani’nin Levâkıhü’l-envâri’l-kudsiyye adlı eseridir.
2- Mecusilik : İran ve Hindistan halkından bir kısmının mensup olduğu bozuk inanışlardan biridir. Bu inancı kabul edenlere “Mecusi”, rahiplerine de “Muz” denir. Hindistan ve civarında yaygın bulunan Brahmanların bir şubesi olan Mecusiler, ateşe, ineğe, timsaha taparlar.